İKV E-Bülteni | 2021 » 16-30 NİSAN » TÜRKİYE-AB GÜNDEMİ: AP 2019-2020 Türkiye Raporu ve Türkiye-AB İlişkilerinin Geleceğine Dair Yansımaları

AP 2019-2020 Türkiye Raporu ve Türkiye-AB İlişkilerinin Geleceğine Dair Yansımaları

2019-2024 yıllarını kapsayan AP’nin 9’uncu döneminde Türkiye Raportörü olarak görev alan Nacho Sanchez Amor’un ilk Türkiye Raporu, 21 Nisan’da AP Dış İlişkiler Komitesi’nde onaylandı. 11 Kasım 2020 tarihinde Komite’ye taslağı sunulan 2019-2020 Türkiye Raporu, 698 değişiklik önerisiyle birlikte ele alınmıştı. Komite aşamasını tamamlayan Türkiye Raporu’nun bundan sonraki durağı AP Genel Kurulu olacak ve raporun kapsamı AP üyelerinin onayına sunulacak. Katılım müzakerelerinin askıya alınması tavsiyesinde bulunan 2018 Türkiye Raporu’ndan sonra mevcut Rapor, geçen zamanın katılım müzakerelerinde artan gerilemelere neden olduğu gerekçesiyle bu öneriyi yineliyor.  “Türkiye-AB ilişkilerinin tarihindeki en kötü zamanları yaşadığı” ifadesine yer veren 2019-2020 Raporu, gelinen noktada taraflara motivasyonlarını sorgulamaları ve işlemediği açık olan mekanizmaların yerine alternatiflerinin bulunmasını tavsiye ediyor.

2019-2020 AP Raporu’nun Katılım Müzakerelerinin Bugününe İlişkin Yorumları

AB aday ülkelerine yönelik kaleme alınan AP Raporları, her yıl düzenli olarak yayımlanan Avrupa Komisyonu ülke raporlarının ardından hem bir cevap hem de gelişmelerin AP gözünden nasıl yorumlandığını gösteren bir analiz niteliği taşıyor. Uzun yıllardır Dış İlişkiler Komitesi’ndeki hazırlık aşamasından sonra AP Genel Kurulu’nda da yoğun tartışmalar neticesinde kabul edilen ve içeriğine dair çok fazla değişiklik önergesi sunulan Türkiye Raporları, üye ülkelerin Türkiye-AB ilişkilerine ilişkin yorumlara gösterdiği ilginin bir yansıması olarak okunabilir. Aynı şekilde aday ülkedeki gelişmelerin AB vatandaşları ve üye ülkeler nezdinde nasıl algılandığını ifade eden AP Raporu, üyelik ilişkilerinin siyasi, ekonomik ve sosyal yönlerini ele alıyor.

2019-2020 Raporu’nun içeriği ve alt başlıkları incelendiğinde toplam 5 temel başlık ve 34 maddede genel durum analizinin ve önerilerin sıralandığı görülüyor. Öncesinde referans verilen tebliğ, karar, raporlar veya anlaşmaların yer aldığı 18 madde de düşünüldüğünde hazırlık aşamasında verilen 698 düzeltme ile birlikte Rapor’daki her cümleye ortalama 13,4 düzeltme veya ekleme önerisi yapıldığını söylemek mümkün.

Raporun katılım müzakerelerine ilişkin genel bir değerlendirme ile başlayan ilk bölümünde ikili ilişkilerin katılım müzakereleri çerçevesinde yürütülemeyecek seviyede gerilemesi ve bu nedenle farklı ilişki biçimlerinin düşünülmeye başlanması üzerinde duruluyor. Bu başlık altında olumlu herhangi bir ifadeye yer vermeyen Türkiye Raportörü, yine de Türkiye’nin stratejik bir ortak olarak AB için önemini ve ilişkilerin bu önemi riske atmayacak düzeyde ilerlemesinin Birliğin temel isteği olduğunu dile getiriyor. Öte yandan Türkiye ve Avrupa toplumları arasındaki diyaloğun ve karşılıklı anlayışın sürmesinin değerine dikkat çeken bir maddede önceki maddelerde dile getirilen önerinin aksine katılım müzakerelerinin Türkiye üzerindeki normatif gücü vurgulanıyor. Art arda okunduğunda birbiriyle çelişen ifadelermiş gibi görünen 5’inci ve 7’inci maddelerin aslında AB kurumlarının Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne zarar vermeyecek bir ilişki modeli konusunda yaşadığı kafa karışıklıklarını yansıttığını söylemek mümkün. Zira Türkiye Raportörü Sanchez, mevcut konjonktürde en mantıklı alternatif olarak görünse bile çıkar odaklı bir ilişki modelinin asla katılım müzakerelerinin yarattığı çıpa etkisine sahip olamayacağını belirterek; askıya alınacak katılım müzakerelerinin hem Türkiye’nin hem de normatif gücü odağında AB’nin zararına olacağına yönelik bir itirafta bulunuyor.

Temel hak ve özgürlükler bağlamında gerileme, kutuplaştırıcı bir dış politika ve artan AB karşıtı retorik ile kurumsal reformlarda geriye gidiş olarak özetlenebilecek 3 unsurun mevcut sorunların kökeni olduğu ifade edilen AP Raporu, Türkiye’nin katılım müzakerelerini devam etmek isteyip istemediğine dair şüpheyi tekrar gündeme getiriyor. Her ne kadar Türkiye, AB üyeliğinin stratejik hedef olduğunu her fırsatta belirtse de temel hak ve özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğüne dair ileri adım atılmaması ve Başkanlık sistemi kapsamında güçler ayrılığı ilkesinin aksine gücün tek elde toplanma eğiliminin artması, bu söylemin AB nezdinde inandırıcılığı olmamasına sebebiyet veriyor.

Son olarak, Türkiye-AB Gümrük Birliği ve Türkiye-AB Mülteci Uzlaşısı’ndan bahsedilen raporda yegâne olumlu söylemlerin bu konulara dair sarf edilmesi, raporun çizdiği olumsuz tablonun boyutunu gözler önüne sermeye yeterli. Mülteci kriziyle mücadelede alışılageldiği üzere Türkiye’yi öven ve uzlaşının devamlılığını talep eden AP Raporu, Gümrük Birliği’nin modernize edilmesinin taraflar için olumlu etkileri olacağını vurguluyor. Ancak modernizasyon için Türkiye’nin Ankara Anlaşması Ek Protokolü’nden doğan sorumluluklarını yerine getirmesi; bir diğer deyişle GKRY’ye liman ve havalimanlarını açarak Gümrük Birliği’ni tam ve ayrımsız bir şekilde uygulaması bir ön şart olarak dile getiriliyor. Bu anlamda AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin 6 faslı askıya almasının ardından GKRY’nin de tek taraflı olarak 8 faslı veto etmesi ile katılım müzakerelerindeki 14 faslın askıya alındığı ve hiçbir faslın kapatılamadığı siyasi blokajın temelini oluşturan bu konunun Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için de bir ön şart olarak sunulması, siyasi blokajın kapsamının genişletildiğini ifade ediyor.

Genel yapısı itibarıyla Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair katılım perspektifi odaklı bir projeksiyon sunmayan 2019-2020 Raporu’nun tarafları kendi motivasyonlarını düşünmeye davet etmesi, dikkat çekici bir unsur olarak öne çıkıyor. Ancak çıkar odaklı bir ilişki modeline evrilmenin hem AB hem de Türkiye için temel değerler eksenli bir sapma olacağı gerçeği göz önüne alındığında eleştirileri, katılım müzakerelerinde somut adımlar atması yönünde Türkiye’ye bir uyarı işareti olarak okumak da mümkün.  Nitekim katılım müzakerelerinin yanı sıra AB ile Gümrük Birliği bulunan Türkiye, bir aday ülkenin erişebileceği en yüksek entegrasyon seviyesine erişmiş durumdadır. Kendine özgü hikâyesi kapsamında Türkiye-AB ilişkilerinin eriştiği aşamadan ileri gidemediği için mevcut kazanımların kaybedilmesi olasılığını ortadan kaldırmak için öncelikle Türkiye‘nin Kopenhag kriterlerine uyum reformlarına geri dönmesi büyük önem taşıyor. Zira bu yöndeki kaybolan siyasi iradenin geri gelmesi, son yıllarda yaptırımlar, fon kesintileri ve çıkar odaklı günlük söylemlerin ötesine gidemeyen Türkiye-AB ilişkilerini katılım müzakereleri çerçevesine geri getirebilir ve tarafların aynı dili konuşabildiği diyalog ortamını yeniden yaratabilir.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı

http://10.0.0.5/ikv_bulten/?ust_id=11138&id=11140