İKV E-Bülteni | 2013 » 20 - 26 MART 2013 » İKV’NİN DÜZENLEDİĞİ “TÜRKİYE: AVRUPA SÜRECİNDEKİ BÖLGESEL GÜÇ” SEMİNERİ DUBLİN’DE YAPILDI

İktisadi Kalkınma Vakfı 25 Mart 2013 tarihinde Dublin’de İrlanda’nın önde gelen düşünce kuruluşu Uluslararası ve Avrupa İşleri Enstitüsü’nde (IIEA) bir seminer düzenledi. İKV Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’nun girişimi ve IIEA’nın katkıları ile düzenlenen “Türkiye: Avrupa Sürecindeki Bölgesel Güç” adlı seminer geniş bir katılım ile gerçekleşti. Seminerde, Türkiye’nin AB ile ilişkileri, katılım sürecindeki gelişmeler, AB’nin genişleme stratejisi, Türkiye’nin Osmanlı’dan modern Türkiye’ye Avrupa ile ilişkileri ve Türkiye ekonomisindeki son gelişmeler ele alındı.

İKV’nin “AB Dönem Başkanlıkları ve Türkiye’nin AB süreci” adlı projesi çerçevesinde, altı ayda bir değişen AB Bakanlar Konseyi başkanlığını devralan üye devletlerde seminerler düzenleniyor.  Ocak 2013 itibarıyla AB Bakanlar Konseyi dönem başkanlığını İrlanda’nın devralması dolayısıyla düzenlenen bu seminerde İKV Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz, Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı, dünyaca ünlü tarihçi Prof. Dr. Feroz Ahmad ve Maynooth İrlanda Ulusal Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Programı ve Merkezi Direktörü Prof. John O’Brennan birer konuşma yaptı.

İKV Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu, yaptığı konuşmada Türkiye’nin daha Osmanlı döneminde Avrupa’da birlik için ortaya atılan projelerde yer aldığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler ile en geniş bir şekilde o dönemde Avrupa ülkelerindeki yasaların kabul edildiğini hatırlattı. Prof. Kabaalioğlu, Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve NATO gibi Avrupa kuruluşlarına üye olduğunu ve Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın savunmasına yapmış olduğu katkının unutulmaması gerektiğini vurguladı.

İKV Başkanı Prof. Dr. Kabaalioğlu, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşunda Türk hükümetinin bu sürece büyük bir ilgi gösterdiğini, Temmuz 1959’da ortaklık için başvurduğunu, 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması’nın sadece ekonomik bir anlaşma olmakla kalmayıp, tam üyeliği hedefleyen bir katılım öncesi anlaşma olduğunu ve Türkiye’yi Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini anlattı. Kabaalioğlu, 1 Ocak 1996 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren gümrük birliğinin de tam üyeliğe hazırlık aşaması olarak değerlendirildiğini belirtirken, Türkiye’nin gümrük birliği sürecinde AB’den herhangi bir mali destek görmediğinin de altını çizdi.

Prof. Dr. Kabaalioğlu, gümrük birliğinde eşit rekabet şartlarının mevcut olmadığını ortaya koyarken aşağıdaki sorunlara değindi:

-Türkiye’nin AB üyeleri için geçerli olan AB bütçesinden ve ekonomik entegrasyonun daha az gelişmiş ülke ve bölgelerdeki olumsuz etkilerini gidermeye yönelik yapısal fonlardan yararlanamaması

-Vize uygulamasının hizmet sunumu ile ilgili olarak kişilerin serbest dolaşımı önünde engel oluşturması

-AB’nin AB hukukunun birincil kaynaklarını oluşturan Ortaklık Anlaşması ve Katma Protokol’ün 41(1) maddesi ve ilgili ATAD kararlarına aykırı olarak Türk vatandaşlarına vize uygulamasını devam ettirmesi

-Vize prosedürlerinin gayri insani süreçler içermesi, iş adamlarının ticari sırlarını dahi ihlal eden banka hesapları, tapu kayıtları gibi belgelerin istenmesi, işadamları mallarını AB’ye gönderebilirken, kendilerinin AB’ye girmesinde vize engeli ile karşı karşıya olmaları:

-Kamyon kotaları ile gümrük birliğine tabi olan malların taşınmasında sınırlama yapılması; AB tarafından Türkiye’nin limanlarını GKRY’ye açmamasının ayrımcı bir muamele olarak görülerek yaptırım uygulanmasına rağmen, söz konusu Türk mallarının dolaşımı önünde engel oluşturan kamyon kotaları olunca bunun gümrük birliği kapsamına girmediğinin iddia edilmesi,

-AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarında, 27 üye devlet ve Türkiye’den oluşan AB gümrük alanında yer alan Türkiye’nin çıkarlarının dikkate alınmaması; Türk yetkililerin de AB’nin ortak müzakere pozisyonu belirlenirken Konsey toplantılarına katılması, serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin Türkiye ile de eş zamanlı olarak müzakere edilmesi ve yürürlüğe girmesinin gerekliliği.

Konuşmasının sonunda Prof. Dr Kabaalioğlu, Türkiye’nin müzakere sürecindeki belirsizliğin ve Sarkozy gibi liderlerin süreci engelleme çabalarının Türkiye’de hayal kırıklığı yarattığını, bugüne kadar siyasi ve ekonomik aktörlerin planlarını AB üyeliği perspektifi ile yaptıklarını, Türkiye’nin bu aşamadan sonra AB’den dinsel veya benzer nedenlerle dışlanması halinde Türkiye’nin de AB ile işbirliği içinde olmak konusunda isteksiz olacağını hatırlattı. Prof. Dr. Kabaalioğlu Türkiye’nin hızla gelişmekte olduğunu, dünyada 16ıncı, Avrupa’da 6ıncı büyük ekonomi haline geldiğini ve artık göç veren değil göç alan bir ülke olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulayarak sözlerini bitirdi.

Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu konuşmasında, Kıbrıs sorununa da değindi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Anlaşmaları ile kurulan devlet olmadığını, bu düzenlemelerin Kıbrıslı Rumlar tarafından ihlal edildiğini, Adada bir çözüm olmadan GKRY’nin AB üyesi yapılmasının bir hata olduğunu ve üye olduktan sonra GKRY’nin Türkiye’nin AB sürecini şantajlarla bloke ettiğini belirtti. Bunun üzerine söz alan GKRY’nin İrlanda temsilcisi Prof. Kabaalioğlu’na itiraz etti ancak İKV Başkanı Türkiye’nin bu konudaki tezlerinin haklılığını ortaya koyacak şekilde GKRY’nin tek taraflı olarak uluslararası hukuka ve anlaşmalara aykırı bir şekilde AB’ye üye olarak kabul edilmesi ve daha sonra Türkiye’nin müzakere sürecinde bazı başlıkları veto etmesinin yol açtığı sorunlara ve Kıbrıs sorununun bu aşamaya gelmesinde rol oynayan tarihi gelişmelere açıklık getirdi. 

Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Feroz Ahmad konuşmasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern Türkiye’ye, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini anlattı. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin yüzyıllar öncesine dayandığını belirten Ahmad, bu süreci anlatmaya başlamak için uygun tarihin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği 1453 olabileceğini belirtti. Ahmad, Fatih’in sadece büyük bir şehir aldığını düşünmediğini, bu fethi iki Roma’nın birleştirilmesindeki ilk adım olarak gördüğünü vurguladı.

Prof. Dr. Feroz Ahmad sözlerine şöyle devam etti: Fatih Sultan Mehmet kendisini Roma İmparatoru olarak nitelendiriyordu. Osmanlı sultanları, bir imparatorluk kurarken, ülkelerine sadece bir İslam imparatorluğu olarak değil daha geniş bir perspektiften bakıyorlardı.  Roma’nın ele geçirilmesi ile tamamlanması öngörülen iki Roma’nın birleştirilmesi hedefine ulaşılamadı. 1530’da Beşinci Şarl, Osmanlı’nın Batı’ya doğru ilerleyişini engellemek amacıyla Kutsal Roma Germen İmparatoru tacını Papa’dan alıyordu. Osmanlının Suriye, Mısır ve kutsal şehirleri fethine kadar Osmanlı sultanları laik bir zihniyete ve bakış açısına sahipti.

Osmanlı sultanları Kutsal toprakların da fethinden sonra diğer ünvanlarının yanına halife ünvanını da eklediler. Giderek İmparatorluğun daha İslami bir kimlik kazandığı görüldü.  Ancak Osmanlı Avrupa siyasetinde önemli bir rol oynamaya devam etti. 1800’lerde İngiltere’de başlayan sanayi devrimi, Osmanlı’nın İngiltere için önemini artırdı. İngiltere dış ticaretinin dörtte biri Osmanlı topraklarına gidiyordu. 1838’de imzalanan ticaret anlaşması Osmanlı’yı dünya pazarına taşıdı. İstanbul özellikle İngiliz ekonomisi ve dünya ekonomisine eklemlenmişti. 1856’da Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya ile birlikte Avrupa Konseri’nin bir üyesi oldu. Jön Türkler Osmanlı’nın Ortadoğu’nun Japonyası olduğunu ve Avrupa ile Ortadoğu arasında bir köprü işlevi gördüğünü söylemişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra İrlanda ile aynı zamanda verilen bir Bağımsızlık Savaşı’nın ardından modern Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Mustafa Kemal yeni Türkiye’nin hedefini açık bir şekilde ortaya koydu: Muasır Medeniyetler seviyesine ulaşmak. Laiklik, kadınların özgürleşmesi yönünde yapılan reformlar hep bu yöne işaret ediyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kurumlarında yerini alan Türkiye AT’ye üye olma hedefini de açık bir şekilde ortaya koydu. Bu hedef şimdiye kadar gerçekleştirilemedi.  Feroz Ahmad, “Son yıllarda Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaştığına dair tartışmalar yapılıyor. Ancak hükümet bunu açık bir şekilde reddediyor. Osmanlı’dan beri Türkiye’nin yönü Avrupa’ya doğru olmuştur” diyerek sözlerine son verdi.

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve T.C. Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz konuşmasında Türkiye ekonomisinin geçirdiği evreler ve son yıllardaki gelişimi hakkında kapsamlı bilgi verdi. Yılmaz, dünyada ve Avrupa’da kriz yaşayan ekonomilerin karşısında iki seçenek olduğunu, mali teşvikler ve sıkı para politikaları olarak tanımlanabilecek bu seçenekler arasında ikincisinin krizden çıkmak için uygulanmakta olduğunu belirtti. Yılmaz, 1990’lı yıllarda sorunlar yaşayan Türkiye ekonomisinin 2001 yılında yaşadığı krizi anlattı ve bu krizden çıkışın mali kemer sıkma politikaları ile mümkün olduğunu söyledi. 2001 öncesinde temel ekonomik problemin mali disiplinsizlik olduğunu, hükümetlerin ayaklarını yorganlarına göre uzatmadığını, özellikle kamu sektörünün borçlanma düzeyinin çok yüksek olduğunu ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin süregiden yüksek enflasyon ve faiz oranları ile yaşadığını açıkladı. 1994’te yaşanan krizin tamamen Türkiye’nin iç yapısından kaynaklandığını söyleyen Yılmaz,  mali sistemin bankalar ve hükümet arasında yürüdüğünü, özel sektörün yatırım için kaynak bulamadığını ve sorunun kamu sektörünün yüksek borçluluk oranından kaynaklandığını vurguladı. 2001 krizi ile Türkiye mali genişlemenin sonuna gelmiş oldu. Türk parası devalüe edildi ve sıkı para politikası ve kemer sıkmaya dayalı bir reform programı uygulamaya konuldu.

Durmuş Yılmaz sözlerine şöyle devam etti: Bugün geldiğimiz noktada ise kamu kesiminin borçlanma ihtiyacı azaltıldı ve yüksek oranda tasarruf yapıldı. Faiz oranlarının düşmesi ile borç maliyeti azaltıldı. Kamu borçlarının GSYH’ye oranı yüzde 74’lerden yüzde 40’ın altına indirildi. 2015 sonuna kadar da yüzde 31 olması hedefleniyor. Dalgalı kur sistemine geçilmesi ile hükümet daha çok iç piyasadan borçlanmaya başladı ve durum ulusal para birim lehine gelişti. Enflasyon oranının düşürülmesi ile enflasyon son olarak yüzde 6,2 olarak kaydedildi. Enflasyonun kontrol altına alınması ile faiz oranları da düştü. Makroekonomik istikrarın sağlanması ile ekonomik aktörler geleceğe yönelik plan yapabilmeye ve ekonomik faaliyetlerini artırmaya başladılar. Bunun sonucunda 2002-2008 arasında yüzde 7,2’ye ulaşan yüksek büyüme oranları kaydedildi.  Bu süreçte kişi başına düşen GSYH’de ve istihdam oranlarında önemli bir artış kaydedildi. 2007 sonrasında 4 milyon yeni iş yaratılırken, işgücü piyasasına katılım oranı özellikle kadınların katılımındaki artışla birlikte yüzde 50’nin üzerine çıktı.

Yılmaz, büyümenin özellikle özel sektör kaynaklı olduğunu vurgularken, hane halkı borçlanma oranının düşük olması, faiz oranlarının düşük olması ve sermaye yeterlik oranının yüksek olması ve kredi piyasasının büyümesinin ekonominin aşırı ısınmasına yol açtığı uyarısında bulundu.

Yılmaz, GSYH’nin yüzde 10unu bulan cari açığa da dikkat çekerek, bunun mali istikrar açısından sorun oluşturduğunu, ancak yüksek cari açık ile yüksek büyüme oranları arasında da özellikle Türkiye’de imalat sektörünün ithalata dayalı oluşundan ve enerjide dışa bağımlılıktan kaynaklanan bir ilinti bulunduğunu ekledi. Yılmaz, “Hem yüksek büyümenin sağlanacağı hem de cari açığın kriz ortamı yaratmayacak bir seviyede tutulacağı bir denge sağlamalıyız” dedi. Yılmaz özellikle özel sektörün dış borçlarına da dikkat çekti ve bunun 230 milyar doları bulduğunu belirtti.

Türkiye’nin dış ticareti ile ilgili bilgi veren Yılmaz, krizden önce AB’nin Türkiye’nin ihracatında yüzde 56 paya sahip olduğunu, bu oranın yüzde 40’ın altına düştüğünü ve bu süreç içinde Türkiye’nin gerek ihracat pazarlarını, gerekse ihraç ettiği malları çeşitlendirmeyi başardığını belirtti.

Türkiye’nin 2023 hedeflerini ele alan Yılmaz, Türkiye’nin dünyada 10uncu sırada yer alacak, 2 trilyon dolarlık bir ekonomi olması, ticaretin, 50 milyarı ihracat olmak üzere 1 trilyon dolar eşiğini aşması, kişi başına düşen milli gelirin 25.000 doları bulması, işsizliğin yüzde 5,5’e düşmesinin hedeflendiğini, bu hedeflere ulaşmanın zor olsa da imkansız olmadığını belirtti.

Yılmaz uyarılarda da bulundu ve Türkiye’nin bu hedeflere ulaşabilmesi için ara vermeden en az yüzde 5 oranında büyümeye devam etmesi ve GSYH’nın yüzde 25’in yatırıma aktarması gerektiğini, ancak tasarruf düzeyinin düşük olmasının finansman sorununa yol açtığını vurguladı.  Yılmaz son olarak, yapısal reformlara ihtiyaç olduğuna ve özellikle işgücünün verimliliğini ve beceri düzeyini eğitim sistemi yoluyla artırmanın önemine dikkat çekti.

Maynooth İrlanda Ulusal Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Programı ve Merkezi Direktörü Prof. Dr. John O’Brennan AB’nin genişleme süreci ve bütünleşme süreci arasındaki dinamiği ele alan bir sunum yaptı. Prof. Dr. O’Brennan, sözlerine Türkiye’nin AB üyeliğini uzun süredir desteklediğini söyleyerek başladı ve özellikle AB’nin içinde bulunduğu krizin, genişlemenin bir siyasi öncelik olarak ikinci plana atılmasına neden olduğunu belirti. Prof. Dr. O’Brennan Avrupa’nın her zaman genişleme ve bütünleşmeyi ilerletme yani derinleşme süreçleri arasında bir ikilem yaşadığını ifade etti.  Genişleme sürecinde ve Türkiye gibi aday ülkelerin üyeliği ile ilgili olarak yaşanan sıkıntıların da yeni bir şey olmadığını, AB’ye Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılım sürecinde de aynı şekilde genişleme ile ilgili endişelerin ifade edildiğini, müzakerelerin zamanında bitirilemeyeceği korkusunun yaygın olduğunu vurguladı.

Günümüzde, AB entegrasyonunun kavramsal çerçevesi ile ilgili olarak, çok vitesli Avrupa veya değişken geometrili Avrupa olarak adlandırılan daha esnek modellerin ortaya atıldığını ancak özellikle bazı üye devletlerin ve Avrupa Komisyonu’nun bugüne kadar tek ve bütüncül bir genişleme stratejisi oluşturulduğunu ileri sürerek bu arayışlara karşı çıktıklarını belirtti. Alternatif modellerin özellikle Batı Balkanlar ve Türkiye’nin üyeliği bağlamında dile getirildiğini ve Avro bölgesindeki krizin de bu arayışları artırdığını belirten O’Brennan,  bu tartışmaların da yeni olmadığını ve 1990’lı yıların başında Maastricht Antlaşması imzalanırken de yapıldığını hatırlattı. 

O’Brennan günümüzde ekonomik ve parasal birlik ve Schengen alanı gibi AB’nin bazı politikalarına bakıldığında üyelerin farklı hızlarda ilerlediği bazı politika alanlarının dışında kaldıkları bir sistemin yürürlükte olduğunun görüldüğünü belirten O’Brennan, İngiltere’de AB üyeliği ile bir referandum düzenlenmesi ihtimali gibi bazı süreçlerin de AB içinde ayrışmayı tetikleyici etkileri olabileceğini hatırlattı.

O’Brennan AB’nin genişleme politikasının bugüne kadarki kazanımlarına da değindi ve AB’nin koşulluluk ve dışarıdan reformlara destek sağlayan dış teşvik modeli ile henüz üye olmadan aday ülkelerde önemli dönüşümlere yol açtığını ve yönetişim yapılarına nüfuz ettiğini belirtti. Süreç içinde AB’ye aday ülkelerden beklentilerin de ağırlaştığını, müzakerelerin açılış ve kapanış kriterlerinin daha müdahaleci ve kapsamlı hale geldiğini ve özellikle hukukun üstünlüğü gibi kriterlerin titizlikle denetlendiğini vurguladı.

O’Brennan, AB adayı olan bazı Batı Balkan ülkelerinde bu sürecin olumlu etkilerinin yaşandığını ve bunun AB’nin dönüştürücü etkisini gösterdiğini ancak bunun yanında, AB’de bir genişleme yorgunluğunun da yaşandığını belirtti. Bu durumda özellikle Bulgaristan ve Romanya’nın henüz üyeliğe hazır olmadan üye olarak kabul edilmelerinin etkili olduğunu, AB’nin o dönemde iki ülkedeki yaygın yolsuzluk gibi sorunlara gözlerini kapattığını ve şimdi aynı hatayı tekrarlamak istemediğini belirtti.

Genişleme sürecinde yaşanan bu sorunlarla başa çıkabilmek için en iyi çözümün müzakere süreci sonucunda üyeliğin gerçekleşeceğinin özellikle aday ülkeler açısından inandırıcı olması olduğunu belirten O’Brennan, ancak o zaman müzakere sürecinin sağlıklı olarak devam edeceğini ve aday ülkenin AB’nin beklentilerini hızlı ve etkili bir biçimde yerine getirebileceğini söyledi.  O’Brennan göç konusunda çeşitli AB ülkelerinde öne sürülen tezlerin de gerçeği yansıtmadığını, göçmen karşıtı politikaların yabancı düşmanlığından kaynaklandığını ve vize konusunda Türkiye’nin tezlerine katıldığını söyledi. 

O’Brennan giderek artan bir şekilde AB’nin aday ülkelere şart koştuğu standartlar ile üye devletlerin bu standartlara uyma düzeyleri arasında bir uyumsuzluk olduğunu, özellikle Macaristan ve Bulgaristan gibi üye devletlerde görülen antidemokratik uygulamaların AB’nin inanırlığını etkilediğini ve aday ülkelerde reform sürecini yavaşlattığını vurguladı. Son olarak O’Brennan, AB genişleme sürecinin başarısının iyi niyete, AB’nin üyelik ödülünün inandırıcı olmasına ve Batı Balkan ülkelerine ve Türkiye’ye AB tarafından verilen sözlerin tutulmasına bağlı olduğunu belirtti.

http://10.0.0.5/ikv_bulten/?ust_id=165&id=880